Merhaba sevgili okurlar, ben Irmak. Bugün insan olmayı düşünürken bir öykü yazmak geldi aklıma. İnsanlığın riyakarlığı, kararsızlığı, devinimi ve sıradanlığını anlamaya çalışıyordum. Dünya düzeninin haksızlığı karşısında insanların başkalaşması ve herkesin biricikliğindeki ikililiğin bazen ne derece rahatsız edici olduğunu kulaktan kulağa yayılan bir rivayete sunmak istedim. Karşınızda Çift Başlı Heykel! Diğer yazılar için buraya tıklayabilirsiniz.

Çift Başlı Heykel
İnsanlığa Dair
Söylentiler, bizi biz yapanın hem eşsiz ve özerk bireyler olmamıza katkısını hem de kendimizden koparıp atmak istediğimiz farklı benliklerin aslında bize ait parçalar olduğunu, bizi biz yaptığını dilden dile aktarır. Kendimizi bir bakıma seçemeyiz de aslında. Kendimizi buluruz, yontarız, değiştiririz… Ancak varlığımızı kabul etmek, görkemimizi süslemektir.
Devinim:
Söylentiler şöyle başlar;
Çift başlı bir heykel dikmişler okyanusun birkaç adım ilersine.
Heykeltıraşı ölmüş diyorlar birkaç on yıl evvelden. Şayet bu dedikodulara kulak asmamak gerekir. Oymalarının, keskisinin bıraktığı hasarların kusursuzluğunun, kilin yıllardır orada gözetliyormuşçasına eskidiğinin ancak ne kadar durmuşsa da yıllanmış gibi güzelleştiğinin hakkını veren eserin yapımcısının belirsizliği büyüler. Nasıl bir elden çıktığı bilinir esasında fakat gizemini hiç yitirmemiştir.
Anlaşılmazlığı, çift başından gelir gibi tutsak eder adamı kıyının diz boyunda. Bir başı bakar denizaltına, bir başı eser uzak limanlara.
Deniz kızı mıdır desen değil, insan kadar utancına sadık değil yahut bir canavar gözleriyle keser köklerini yine de kaçırmaz kimse bakışlarını, ürpertmez.
Farklı karakterlere sahip olduğunu düşünür köylüler. Bir balıkçı sabah saat 5 buçukta balık tutmaya gider gibi oturur dalar heykelin büyüsüne. Ve bir kadın pişirdiği kurabiyenin ardından köşedeki markete diye çıkar, sahille aldatır evini.
Ya kaçılır mı sevmekten çift başlı heykeli ya da bir suçluluk mu vardır köylülerde, bilinmez.
Bir türlü itirafı gelmez güzelliğin. Bir türlü yasaktır midye kabuğu toplamak ve örtüyü, sepeti alıp seyre gitmek.
Ve bu yüzden önemli değildir heykeltıraşı çünkü bu büyüyü ancak böyle mümkün kılar.
Ne de olsa köylü korkar bilinmezden ve izler anlama hevesiyle. Hevesi kaçmış bir milletin hevesi belirsiz bir heykel oluverir.
Çift başından birini koparmak istediği söylenir çünkü heykelin aslında cezalandırılmış bir insan, uzaklaştırılması gereken bir mahlukat olduğu dolaşır kulaktan kulağa.
Suçu da belli değildir – lakin köylülerin hoşuna gitmediği apaçık- yasaklanmıştır kıyıdan ötesi.
Denizin ortasında yalnızlık çektiğini düşünen çocuklar yaklaşırsa onlar da taşa döner dermiş büyükler. Onu o el kadar boylarıyla mı kurtaracaklarmış!
Gel zaman git zaman bu heykel bazı günlerde Güneşe çevirirmiş bir başını. Yönünü bulmaya çalışır gibi belli döngülerde bu turunu tamamlarmış, devamlı dönmeye devam edermiş. Bunun sayesinde tüm dünyayı gezmiş, dolaşmış. Herkesi kucaklamış, yalnız kendine küskünmüş, denk gelmemiş iki yüzü.
Oymalarına bakmayan kimse anlamazmış yorulduğunu. Ya çatlayıp kırılacakmış sonunda ya da koparacakmış tek başını ve dönmeyecekmiş bir daha.
Dördüncü asrın ikinci yarısında bir gün koparmış bir başını ve uzaklaşmış denizin derinlerinde.
Bir mucizeyle taştan mahlukat yavaş yavaş saçlarını ve damarlarını toplamış, kollar bacaklar çıkarmış.
Söylentileri doğrular şekilde insanlaşırken olan olmuş…

Heykelin Sonu
Yarı insan yarı heykel olarak geçirmesi gereken bir yarım ömür kalmış.
Ve çift başlı heykel, başından beri çift yaratıldığını hiçbir zaman farkedememiş.
Ve böylece, varlığına ihanet eden çift başlı heykel artık sadece bir heykel, sadece bir anıtmış. Kimse izlememiş, kimse dalmamış hayallere karşısında.
Heykelden İnsanlar
Bizler, hepimiz çift başlı, çok başlı, hiç başlı heykelleriz. Hepimiz bambaşka yapıtlar, bambaşka hayalleriz. Bizler varlığımızla özel, biriciğiz. Çift başını koparan heykel, yalnızlığından yakınmış, görkeminden utanmış ve günün sonunda öyküye ismini veren otantikliğini “heykel” gibi bir cins isme sığdırıp aynılaşmış. Heykel, pişman olmuşsa da ömrünün kısaldığına artık başka biriymiş. Ancak varlığı müddetçe başka bir özel isimle anılan yeni öykülere başlık olabilecekmiş.
Irmak Toprakçı
