Dünya Piyanistler Günü

Merhaba sevgili okurum, öncelikle tüm piyanistlerimizin, piyano severlerimizin gününü kutlayarak yazıma giriş yapmak istiyorum. Benim bu yazıda bahsedeceğim kısım, müziğin ve aslında daha spesifik olarak piyanonun psikolojimiz üzerindeki etkilerini sizlere anlatmak. Bu yazıyı okurken arka fonda önereceğim piyanist Liszt’ten bir parça açmanızı tavsiye ederim, hazırsanız başlıyorum. Diğer yazılar için buraya tıklayabilirsiniz.

Zorlanmak ve Fazıl Say

Yaklaşık 6-7 yaşlarında piyanoya ilk başladığımda her şey bir süreliğine güzeldi. İki el çalmayı deneyene kadar… Çok zorlanmıştım, çalamayacağımı düşünüyordum. Kıyaslamak ne kadar doğru bilemem ama Japonya’da 4 yaşında iki el aynı anda Rondo Alla Turca’yı çalabilen çocukların yanında bayağı bir ümitsiz vakaydım. Ancak, zaten piyanist olmayacaktım, olmadım da; öylesine çalmaya devam ettim. Zaten bana kalırsa keyif aldığınız bir hobinizi rekabete çevirdiğinizde pek de keyif vermiyor. Güvenli alanınız olmaktan çıkıyor. Okuldan, işten, ondan bundan kaçacak bir yerinizin olması yeter de artar.

Piyanoya yeni başlıyorsanız ve iki el aynı anda nasıl olacak diyorsanız, bu hobiden çıkmaya başladı diye düşünüp bırakmaya yakınsanız söyleyeceklerim var. Yaklaşık 2-3 yıldır verdiğim piyano özel derslerinde en parlak, yeni başlamasına rağmen nasıl böyle çalabildiğine inanamadığım öğrencilerimin bile iki eli aynı anda yönetmekte zorlandığını gördüm. Bazılarının değil, hepsinin. Geleceğin Fazıl Say’ı olsanız bile zorlanacaksınız çünkü aslında bunun nörolojik bir boyutu da var. ( Ki Fazıl Say’ın bile piyanoda öğrenirken zorlandığı, takıldığı şeyler olduğuna eminim; seviyesi farklı olsa da.)

İki El Aynı Anda

Piyanonun başına oturuyorsunuz, tek el melodi çıkartırken her şey yolunda. Ama diğer el ortaya çıkınca işler karışıyor, elleriniz kilitleniyor. Peki acaba beyniniz aynı anda iki ayrı şeyi yapmayı mı öğreniyor, yoksa yaptığı iki işin birbirinden pek de ayrı olmadığını görüp arasında bir uyum mu yakalıyor? Bana kalırsa ikisi de. Beyniniz iki eli aynı anda çalışmayı öğreniyor siz çalarken, ve bu daha önce pek sık yapmadığı bir şey. Yazıyı tek elimizle yazarız, aynı anda iki elle yazmayız. Bir elimizle ağırlık kaldırırken diğer elimizle yazı yazmak zordur mesela. Ya da bir elimizi vururken diğer elimizi sallamayı deneyebiliriz bundan yola çıkarak. Piyano çalmayan biri çalan birine göre daha fazla zorlanabilir bu harekette. Piyanist olarak zorlanmamasının nedeni de zaten piyanoda bu işi yapıyor olmasıdır.

Bu işi yaparken beynimiz bunların birbirinden pek de farklı olmadığını da öğrenir. İki el birbirinden bağımsız hareket ediyormuş gibi görünse de aslında aynı parçaya hizmet ederler. Peki bu nasıl mümkündür?  Amaç ortaya güzel bir beste çıkartmaktır, ve aslında bunun bir matematiği vardır. İşte tam da burada müziğin matematiği devreye girer: Teori. Fakat işin teori kısmı daha ayrıntılı olduğu için, buraya sadece müziğin teorisiyle ilgilenenler için bir ayrıntı ve kaynak bırakacağım.

Sevgili okurum, yazımın sonuna gelirken, şimdi sıramı sevgili blog yazarı ekip arkadaşım Şevval’e bırakıyorum. Eğer sıkıldıysanız bile lütfen henüz kapatmayın, onun anlatacakları da epey ilgi çekici.

“Müzik yapmak için bedenimizin uyumlu ve ritmik kullanımının gerekmesi, ancak bu şekilde enerjinin vücut hareketlerinden müzik enstrümanına iletilmesi bir tesadüf değildir. Sinirsel açıdan bakarsak enstrüman çalmak beynimizin temel ve eski kısımlarının yarıbeyinde bulunan motor korteksin ve beynin en gelişmiş parçası olan ön lobdaki planlama bölgesi gibi daha karmaşık bilişsel sistemlerin yönetimini gerektirir (Levitin, 2015).”

Müziğiyle İnsanları Kendinden Geçiren Piyanist : Franz Liszt

Bazı müzisyenlerin bendeki yeri çok ayrıdır. Kalbimde geniş bir yer tutar, her bestesinde ruhumu ayrı dinlendirirler. Her zaman dinleyemem, onlar özel anlarımın eşlikçileridir. İşte bu ustalardan birisi de Franz Liszt. 1811’de Macaristan’da dünyaya gelen müzisyen 6 yaşında babasının yönlendirmesiyle piyanoyla tanışıyor. Kariyerinde “Şeytanın Kemancısı” olarak bilinen Paganini’den fazlasıyla ilham aldığı ve Chopin, Schumann ve daha nice sayılır müzisyenlerden takdir topladığı görülüyor. Nitekim Schumann onun için “Liszt Dünyanın bir numaralı ve tek piyanistidir.” demiştir.

Liszt, eserlerinde aynı zamanda doğadan ve sanatın diğer dallarından oldukça esinlenmiştir. Romantik Dönemin damga vuran isimlerinden biri olmuştur kendisi. Ben de onu Haruki Murakami’nin bir kitabında ismini gördüğüm “Le Mal Du Pays” eseriyle tanıdım. Bunun öncesinde de eserlerinin ne kadar ustalık gerektirdiğini, oldukça zor ve komplike parçalar bestelediğini biliyordum. Bu özel gün için araştırma yaparken de kendisini bolca dinleme şansım oldu. İnsanların neden verdiği konserlerinde kendilerinden geçtiklerinin cevabını buldum.

Tek Bir Notanın İfade Ettikleri

Klasik müzik, duygularını ifade etmek için sözlere ihtiyaç duymaz. Bir nota, kalbinize dokunur, ruhunuzu sarar ve kelimelerin yetersiz kaldığı anlarda size anlatacaklarını fısıldar. O tınılar arasında, her bir melodiyle birlikte şaşkınlıkla ve hayranlıkla kalırsınız. Yüzlerce notanın bir araya getirdiği harmoniyi ve duyguyu yüreğinizde hisseder, müziğin ilahi akımına kapılırsınız. Bu bağlamda ben de klasik müzik bestelerinin yorumlamalarını ve içerdiği olası alt metinlerini okumayı çok severim. Aşk Rüyası anlamına gelen Liebestraum No.3 eseri de bunlardan birisi. Liszt’in bu eser için Alman şair Ferdinand Freiligrath’ın aşk dolu şiirlerinden biri, “Sev, sevdiğin sürece” anlamına gelen “O Lieb, so lang du lieben kannst” başlıklı şiirinden ilham aldığını öğrendim. Nitekim eseri açar açmaz romantik hava sizi aniden yakalıyor. Aşkın nahif duyguları yüreğinize işliyor eserin başlarında.

Romantik Döneme ait olduğunu ilk saniyesinde anlıyorsunuz. Sanki Liszt sevdiği insanı karşısına almış ona sevgi dolu kelimelerini söylüyor gibi hissediyorsunuz. Parçanın ortalarında ise piyanist piyanosunun tuşlarına daha şiddetli basıyor. Sevginin yoğun tutkusuna daha fazla kapılmış gibi, eser dramatik bir zirveye ulaşıyor. Bu bölümde aşkın coşkusu ve çılgınlığı simgeleniyor. Sonlarına geldiğimizde ise eserin başında yakalayan aşk sizi tekrar buluyor. Ancak bu sefer daha sakin, daha yumuşak; önceki karmaşıklığın olgunlaştırdığı aşkın yeni halini dinliyorsunuz. Melodi tekrar yavaşlıyor, tınılar size bir tür teselli ve dinginlik sunuyor. Hatta, eser isminin de hakkını verdiği gibi, bir rüya alemine alıyor sizi… Aşk rüyasının derinliklerinde süzüldüğünüzü hissediyorsunuz.

Müziğin Hastalığa Dönüştüğü An: Lisztomania

Daha önce bu terimi bir yerlerden duymadıysanız da aslında çoğumuzu yakından ilgilendiren bir tanım olduğunu düşünüyorum. Lisztomania, müzik dinlemeyi bir türlü bırakamayan, her yerde ve her anda müzik dinleme ihtiyacını bastıramayan müziğe bağımlı kişilerin sahip olduğu hastalığa deniyor. Çıkış noktası ise tam da bahsini sürdürdüğümüz piyanist Franz Liszt. Liszt’in tek bir eserini dinlemekle bile bestelerinde yarattığı atmosferi anladığımızı sanıyorum. Bunu hisseden tek bizler de değiliz tabii ki. Kendisi verdiği konserlerde dinleyiciyi öylesine mest ediyor ki… Dinleyenler kendilerine hakim olamayarak histeri krizine giriyor, aşırı heyecan duyuyor ve hatta çılgına dönüyorlar. Buradan hareketle, bağımlılık düzeyindeki şiddetli müzik sevgisine de “Lisztomania” ismi veriliyor. Liszt’in eserlerindeki duygu yoğunluğunu düşünecek olursak bu olguyu anlatmak için daha iyi bir isim kullanılamayacağını düşünüyorum.

Toparlamam gerekirse… Liszt ve daha nice piyanistlerin, sanatın ve müziğin tınılarıyla kendilerini ifade etmeye ve üretmeye çabalayanların, ve müziğin ruhuna işleyen her kim varsa, günleri kutlu olsun. Yazıyı sonlandırırken klasik müziğin ufuksuz nağmelerine bir şans vermenizi, özellikle de bu özel günde klasik müziğin sıkıcı olduğuna dair kalıpyargıyı bir nebze kırabilmiş olmayı diliyorum.