İmposter Sendromu Kim ve Onu Neden Cinsiyetçi Olmakla Suçluyoruz?: Sistemsel Bir Bakış Açısı 

Daha önce hiç bir başarından sonra, bunu kutlamak yerine kendini suçlu hissettin mi? Hayal ettiğin okulu kazandıktan sonra “ben başarılı değilim, sadece fazladan ders çalışarak telafi ettim” diye düşündüğün oldu mu? Veya istediğin işe girip “ben burada olmayı hak etmiyorum, patronumu kandırdım” dediğin?

Bu ve bunun gibi düşüncelere sık sık maruz kalıyorsan, tebrik ederim! Sen de imposter sendromu yaşıyor olabilirsin.

İmposter sendromu kim ve neden onu cinsiyetçi olmakla suçluyoruz? 

Bu sendrom 1978’de yine 2 kadın psikolog olan Pauline Clance ve Suzanne Imes tarafından tanımlandı. Özellikle de başarılı kişilerin deneyimlediği bu sendromu, kişilerin elde ettikleri başarıları kendi yetenekleriyle değil de dış faktörler (şans, iyi ilişkiler, dış görünüm) sayesinde elde ettiğine inanması olarak açıklayabiliriz.

Kısaca kendini başarılı değil de adeta bir “imposter” yani sahtekar onlara görmek de diyebiliriz. Gerçekten de yıpratıcı!

 

Peki Neden Cinsiyetçi? 

Araştırmalara göre İmposter Sendromu kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülüyor. (Price, Holcomb, Payne, 2024) Ama burada şu soruyu sormalıyız: Kadınlar neden başarılarını sahiplenmekte daha fazla zorlanıyor? Bu sadece bireysel bir problem mi, yoksa kadınları sistematik olarak başarısız hissettiren bir düzenin sonucu mu?

Burada örnek almak için kadın histerisi kavramına bir bakmak faydalı olabilir.

  1. yüzyıl boyunca kadınların duygusal ve zihinsel sağlıklarını sorgulamak, onları “hassas”, “irrasyonel” ve “aşırı duygusal” olarak etiketlemek yaygın bir uygulamaydı. Histeri, gerçek tıbbi bir teşhis olmaktan çok, toplumsal düzeni korumanın bir yolu olarak kullanılıyordu. Kadınlar sisteme uyum sağlamadıklarında, ya da belirlenen sınırların dışına çıktıklarında, hasta olduklarına inandırılıyorlardı ve bu sözde “hastalık” kadınların bastırılması için kullanılan bir aparat haline gelmişti.

Bugün histeri kelimesini eskisi kadar kullanmıyor olabiliriz ama kadınların kendini sürekli yetersiz ve “sahtekar” hissetmesi benzer bir mantığın devam ettiğini gösteriyor. Kadınlara yıllardır “fazla iddialı olma”, “kendini öne çıkarmaya çalışma”, “mütevazı ol” mesajları veriliyor. Hal böyle olunca, bir kadın başarıya ulaştığında, içselleştirmek yerine sorguluyor. Çünkü ona öğretilen şey, başarmasının zaten olağan dışı olduğu.

Bunu bireysel bir sorun gibi ele almak, sistemin üzerindeki sorumluluğu kadınların omuzlarına yüklemek olur. “Sen özgüvensizsin”, “Başarılarını sahiplenmelisin” gibi öneriler vererek bu sorunu çözemeyiz. Çünkü mesele kadınların özgüven eksikliği değil, sistemin onları sürekli olarak kendini sorgulamasına neden olması.

 

 

İmposter Sendromu bir sistem sorunudur. 

Kadınlar iş yerinde, akademide, sanat dünyasında ve hatta kendi sosyal çevrelerinde bile kendilerini sürekli kanıtlamak zorunda bırakılıyor. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, kadınlar terfi almak için erkeklerden çok daha fazla çalışmak zorunda kalıyor, ama yine de eşit oranda takdir görmüyorlar. İş yerinde aynı pozisyondaki kadın ve erkek çalışanlara verilen geri bildirimler incelendiğinde, “sert”, “yaklaşılmaz” ve “yargılayıcı” gibi ifadeler, erkeklere kıyasla orantısız bir şekilde kadınlara yöneltiliyor. (Textio, 2024)

Kadınlar, yetkinliklerini ispat etmek için kendilerini sürekli aşırı kanıtlamaya çalışıyorlar. Cam tavan etkisi, kadınları belli bir noktaya kadar yükseltip, sonra görünmez engellerle karşı karşıya bırakıyor. Kadınlar liderlik pozisyonlarına geldiklerinde, çevrelerinden gelen soru işaretleri ve baskılar artıyor. Bunun sonucunda, kadınlar en tepeye çıktıklarında bile kendilerini “buraya ait değilim” diye suçluyorlar.

Ancak buradaki asıl tehlike şu: Imposter Sendromu, sistemin yarattığı eşitsizliklerin kadınların içselleştirdiği bir suçluluk duygusuna dönüşmesine neden oluyor. “Başarıyı hak etmediğimi düşünüyorum” diyen bir kadın, aslında belki de yaşadığı sistematik ayrımcılığın farkında bile olmadan kendini suçlamaya başlıyor. Bu noktada, sorun bireysel değil, kolektif bir problem.

Çözüm kadınların kendilerini değiştirmesi değil, sistemsel kaynakları değiştirmek.

Geleneksel çözümler genellikle kadınlara daha özgüvenli olmalarını, başarılarını daha yüksek sesle sahiplenmelerini söylüyor. Ancak bu, yangına körükle gitmek gibi bir şey. Kadınların sadece bireysel çabalarıyla bu sorunu aşması oldukça zor. Çünkü İmposter Sendromu bir iç mesele değil, dışsal bir mesele. Çözüm de bireysel değil, kolektif olmalı.

 

Peki ne yapmalıyız? 

Öncelikle sorunu bireysel olarak ele almaktan vazgeçmeliyiz. Kadınları özgüvensiz olmakla suçlamak yerine, neden bu duygunun kadınlarda daha yaygın olduğunu sorgulamalıyız.

İş yerlerinde ve akademide daha kapsayıcı sistemler oluşturulmalı. Kadınların sürekli kendilerini ispat etmek zorunda kalmadıkları, eşit fırsatlar sunan bir yapı oluşturulmalı.

Kadın dayanışması güçlendirilmeli. Kadınların birbirlerini desteklemesi, başarılarını birlikte sahiplenmeleri önemli. Başarılarını paylaşmaktan çekinmemek, toplumsal algıyı değiştirmeye yardımcı olabilir.

Toplumsal normlar dönüştürülmeli. Kadınlar kendilerini sürekli “haddini aşmış” gibi hissetmek zorunda olmamalılar. “Çok hırslısın” ya da “fazla öne çıkıyorsun” gibi yorumlar yerine, kadınların başarıları erkeklerinki kadar hak edilmiş görülmeli.

 

İmposter Sendromu, bireysel bir sorun değil. Kadınların kendilerini sürekli yetersiz hissetmelerinin sebebi, kendi iç dünyalarında değil, dış dünyadaki sistematik eşitsizliklerde yatıyor.

Tarih boyunca kadınlara sürekli olarak “fazla” oldukları söylendi. Fazla duygusal, fazla hırslı, fazla yüksek sesli, fazla iddialı… Kadınların başarısını küçültmeye yönelik bu eğilim, onları kendilerini sorgulamaya ve değersiz hissetmeye itiyor.

Belki de sorun bizde değil, bizi sürekli kendimizden şüphe etmeye iten sistemde. Kadınların başarılarını küçümsemeleri, yetkinliklerini sorgulamaları tesadüf değil. Yıllarca kendini ifade ettiklerinde “histerik” olmakla suçlanan, eğitime ve çalışma hayatına erkeklerden çok daha geç dahil olan, başarılı olduklarında bile “torpilli” ya da “şanslı” sayılan kadınların mirası bu.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü Kutlu Olsun!

Yazının sonuna gelmişken eklemek isterim. Bu yazının da yayımlandığı tarih olan 8 Mart yalnızca kadınların başarılarını kutladığımız bir gün değil. Aynı zamanda bu başarıların sürekli sorgulanmadığı, küçümsenmediği, gölgelenmediği bir dünya için mücadele etme günü olmalı. Çünkü kadınlar bulundukları yerlerde tesadüfen ya da şans eseri değil; hak ederek, emek vererek, direnerek var oldular.

Kaynakça 

Textio (2024). Language Bias in Performance Feedback

https://explore.textio.com/feedback-bias-2024?submissionGuid=a8e78e1f-cfe4-4073-b3a4-b f3f902862a4

Price, H. E., Holcomb, M. B., & Payne, S. C. (2024). Gender differences in impostor phenomenon: A meta-analytic review. Current Research in Behavioral Sciences, 7, 100155. https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S2666518224000093